Hak yeme sakın, hesabını veremezsin sonra!

Bu yaz memleketimde geçirdiğim bir gün ufak bir rahatsızlık nedeniyle hastaneye muayene gitmiştik.
İşlemlerimizi beklerken hastahanenin kantininde çay içiyordum, kantin doluydu ve hiçbir boş masa kalmamıştı.

Zorlukla bastonuyla yürüyerek kantine doğru yaklaşan çok yaşlı anadolu bir teyze ve yanında ona eşlik eden oğluyla kantine girmişlerdi.

Şöyle bir bakındıktan sonra, yer olmadığını fark eden oğlu anne, gel gidelim diyordu. Yerimden kalktım ve ikisini masama buyur etmiştim. Teyzeme bir çay ısmarladım ve oradan buradan derken güzel bir muhabbet ettik.

Teyzem çok yaşlı, yüzünde her kırışığın bir hikayesi ve tecrübesi olduğu belliydi. Çok içten sevimli sempatik ve doğal idi. Bağından bahçesinden bahsetiyordu sürekli.
Eski toprak değil mi onu yaşına rağmen bastonuylada olsa ayakta tutan. Ne çileler çekmişti kim bilir. Laf arasında bir oğlunu yıllar önce amansız bir hastalık nedeniyle kaybettiğini işitmiştim. Dile kolay, evlat kaybetmiş teyzem bundan ötesi var mı yalan dünyanın çilesinde.

Oğlu teyzeme kahvaltı tabağı getirdi elleri titreye titreye usulca yiyordu kahvaltısını. Tabaktakiler fazla gelmiş belliki, zorluyordu bitirmeye. Oğlu, anacım yiyemiyorsan kalsın diyordu. Yok oğlum aldın madem bitsin günah bırakılır mı nimet diyordu. Tabağını bitirmiş çayının son damlasını içmişti, kaşığınla eriyen şekerleride bir güzel sıyırıp ağzına aldıktan sonra elhamdulillah deyip elindeki peçetesinle ağzını silmişti.

Peçetesi batmış ama onu katlayıp katlayıp tekrardan parmaklarını silmeye çalışıyordu.
Peçetelikten yenisini aldım ve teyzem elindekini at istersen temizini vereyim demiştim.

Kirli peçetesini katlayıp şalvarının cebine koyduktan sonra elimi tuttu gözlerime derin derin baktı ve şöyle demişti; sakla samanı gelir zamanı, yavrum kirlenmiş deme öyle bir yerde hızır gibi yetişir bu kirlenmiş dediğin peçete parçası. Elimdeki temiz peçeteyi aldı ve tekrar peçeteliğe yerine koymuştu. Ben bunu kullanamam günah yavrum, israf ne gereği var. Haram olur bu parça bana kuzum demişti. Dondum kaldım bir anda, teyzem nerelere gittin sen ya dedim. ne kadar ince ayrıntılı düşünmüştü öyle.

Teyzemle sohbetimizi bitirmiştik, ve içtiği bir çayın hatırına bana daha evvel işitmediğim bir sürü dua etmişti. Oysaki ben ne yapmıştım ki? bir çaya bu kadar duayı hak ettim mi? Ellerinden öptüm ve selametle göndermiştim teyzemi.

Bu basit sıradan yaşadığım bir an, bana güzel ve örnek alası tecrübe yaşattı. Hala var imiş doğrudan ve haktan yana olan. Az da olsa var imiş. Yazmayı okumayı bilmeyen 90 küsür yaşında teyzem bana hak yemenin küçücük bir peçete parçasıyla günaha girebilmenin idrakına vardırmıştı.

Ben bu dersi ne üniversitede nede bir fakültede öğrenmemiştim. Okumak adam yapmıyormuş insanı, insanı insan yapan hak yolunda değer bilmekmiş meğer, bilipte bilinçli veyahut bilinçsiz uyguladıklarımız.

Memleketten sonra kısa bir tatil molası vermeye akdenize gittim. Tüm bir sene çalışıp yorulduktan sonra bir çoğumuz gibi kendime hak gördüğüm ultra lükslerinden bir tatil. Geldim gelmesinede, teyzem beni bırakmadı. Şu bir kaç günlük tatilimde teyzemin derin bakışları ve kırışmış sert ama sıcacık ellerini anı yaşarcasına hissediyordum her attığım adımda. Her şeyin bol bol bulunduğu, yeni, taze ve temiz demeden kullanılıp veya kullanmadan. Tüketilip veya bitmeden çöp kutularına indiği bir dünyada bulmuş oldum kendimi. Allahım nasıl bir dersti bu, ben tatilimden zevk aldım almasınada omuzlarıma öyle bir yük yüklemiştiki bu ders bana, her lokmamda her kullandığımda teyzemle yaşadığım o sahne geliyordu gözlerimin önüne.

Farkında olup olmadan bir çoğumuz israftan çekinmiyoruz. Her şeyin bugünki gibi her an elimizde olacakmış gibi arsızca idraksız tüketip kullanıyoruz. Giydiğimiz her bir parça elbisenin hesabı sorulacağı gibi yediğimiz, içtiğimiz ve kullandığımız fazlalıkların hesabını nasıl vereceğiz? Belki çok ince, derin veyahut çok abartılı gelebilir bu düşünce ama gerçek budur esasında.

Kaçsanda, sağır ve kör kalsanda her lokmanın hesabını vereceksin ademoğlu! Mütevaziliği ve aza kanaat etmeyi her an yaşamımızda boynumuzda en değerli mücevher gibi taşıyalım.

Yasemin Polat-Kepil